Sıtma Hastalığı Hakkında Bilgi,İnsan ve hayvanda görülen ve alyuvarlar içinde çeşitli plasmodiumların (sıtma hematozoerleri) bulunmasından ileri gelen kesikli ateş nöbetleriyle ortaya çıkan intani hastalık.
Çok eski çağlardan beri tanınan sıtma, bataklıklı birçok ülkede yerleşik olarak bulunur.
Hastalığı yapan asalak olan plasmodium 1881’de Laveran tarafından bulundu.
Golgi bu asalağın biyolojisini iceledi; Ross ise anofellerle bulaştığını ispatladı.
Bazı yazarlar üç parazitin varlığını kabul eder
: üç günde bir nöbet yapan zararsız sıtmanın asalağı Plasmodium vivax; üç günde bir nöbet yapan habis sıtmanın asalağı P.falciparium; dört günde bir nöbet yapan sıtmanın asalağı P. malariae.
Başka yazarlar bunların aynı parazitin değişik şekilleri olduğunu düşünmektedirler.
Sıtma hastalığının coğrafi dağılımı, bir taraftan plasmodiumların tek taşıma aracı olan anofellerin varlığına, öte taraftan bazı sivrisinek ırklarının bol bulunduğu bölgelerde belirli şartlar altında üreyebilen plasmodiumların varlığına bağlıdır.
Sivrisineklerin gelişmesi ısı ile nemin belli ve kesin sınırlar içinde kalmasına bağlıdır.
Onun için sıtma ancak kuzey 61. paralel ile güney 30. paralel arasında oynayan bir sınır içinde görülür.
Yükseklik sıtmanın gelişmesini engeller; 3 000 metreyi aşan dağlar sıtma için geçilmez engellerdir.
Çöller de sıtma için engel teşkil eder, ancak su birikintilerinin bulunduğu yerlerde yine de küçük odaklara rastlamak mümkündür.
Patojen etkisi zayıf olan Plasmodium vivax ılık hatta soğuk iklimlere dayanabilir; bütün Avrupa’da, Rusya’da, Japonya’da, Güney Afrika’da, Madagaskar’da, Orta ve Güney Amerika’da bulunur.
Daha tehlikeli olan P.falciparium ile P. malariae daha sıcak iklimlere ihtiyaç gösterir; sadece Akdeniz çevresinde, Ekvator Afrikası’nda, Orta Amerika’da, bütün Güneydoğu Asya’da, daha nadir olarak da Avustralya’da bulunur.
Sıtma hastalığı için sadece virüs (plasmodium) ile taşıyıcısı olan sivrisinek yeterli değildir.
Bir de virüs deposu görevini yüklenecek hayvan veya insan gerektir.
İnsanın hayat tarzı bulaşma için çok önemlidir; dere ve bataklık kenarlarında çalışma veya yaşama, hayat tarzı (savaşlar), meskenlerin durumu (cibinlikler), çevrede evcil hayvanların bulunması hastalığın yayılmasında büyük rol oynar.
Bataklıktı bir yer olan ve eskiden beri sıtma vakaları görülen Sologne’dan Camargue’a göçler olduktan sonra Camargue’da 1943’te 177 sıtma vakasına rastlanmıştır.
Tropikal ülkeler ve ekvator ülkeleri sıtmanın her zaman bol bulunduğu bölgeler olmuştur.
Akdeniz çevresinden başka Ortadoğu’da, Ekvator Afrikası’nda ve Güney Afrika’ya kadar uzanan bölgede, Hindistan’da, Çinhindi’nde, endonezya’da, Avustralya’da Ye Japonya’ya kadar uzanan bölgede, Amerika’da, A.B.D.’nin güneyinden Meksika ve Orta Amerika’dan geçerek Arjantin’e kadar uzanan bölgede sıtmaya rastlanır.
Sıtma Hastalığı Belirtileri
Sıtmanın başlıca belirtisi, ateştir.
Nöbetler şeklinde gelen bu ateş nadiren sürekli olur; iki nöbet arasında geçen sürenin üç veya dört gün olmasına göre hastalık, üç günde bir nöbet yapan sıtma adlarını alır.
Düzenli aralıklarla gelen ateş nöbetleriyle belirli had sıtmadan başka, nöbetlerinin araları gittikçe açılan ve had sıtmadan sonra ortaya çıkan bir müzmin sıtma tipi vardır.
Nöbet de belli bir evre takip eder: titremeyle başlar, ateş yükselir ve arkasından terleme gelir.
İntan, uygun bir şekilde tedavi edilmez ve uzarsa hemen hemen bütün organlara zarar verebilir.
Hastalık eskiden kaşeksi ve ölümle sonuçlanırdı.
Sıtma Hastalığı Tedavisi
1820’de Pelletier ile Caventou tarafından kininin keşfiyle sıtmaya karşı etkili bir savaş yolu bulundu.
Bir taraftan kininle hastalar tedavi edilirken öte yandan küçük dozlarla sağlam insanların korunmasına çalışıldı.
XX. yy .ın başından beri kimya tedavisinin ilerlemesiyle kininin yanına sentetik bazı ilaçlar da katıldı.
Kimyasal kaynakları bakımından bu ilaçlar üç grupta toplanabilir:
1. kinolein türevleri (pentakin klorokin).
2. akridin türevleri (akriflavin).
3. guaaidin türevleri (proguanidin klorhidrat).
Paraziti evriminin çeşitli devrelerinde yok etmek için bu sıtma ilaçları beraber kullanılır.
Şu noktayı da hatırlatalım ki genel felcin tedavisinde, ateşi yükseltmek için (ateşle tedavi) hastaya sıtma mikrobu aşılanır.
Sıtmadan korunma, hastalanmış insanları tedavi etmek ve sağlam insanlara önleyici olarak kinin vermekle olur.
Bundan başka en önemli nokta durgun suların yüzeyinde gelişen sivrisinek kurtçuklanyle savaşmaktır.
Erişkin anofellerden korunma böcek öldüren ilaçlar v.b. ile olur.
Dünya çapında girişilen sıtma savaşı, dünyada çok yaygın halde bulunan bu hastalığı, hasta sayısını ve ölüm oranını gün geçtikçe azaltmaktadır.
Türkiyede Sıtma Hastalığı
Anadolu’da tarih boyunca büyük tahribat yaptığı bilinen sıtma, Birinci Dünya savaşı yıllarında çok yaygınlaştı.
Bu sıralarda, ordu sağlık kuruluşlarınca yapılan araştırmalarda bazı illerdeki sıtmalıların o çevre nüfusuna oranlan şöyle tespit edildi:
Samsun yüzde 70, Ordu yüzde 50, Toros tünellerinde çalışan işçiler yüzde 50, Söke yüzde 44. Bir kısım sağlık müdürlerinin 1917-1925 dönemini kapsayan raporlarında sıtmalı oranlan hakkında şu sayılar verildi:
Ankara yüzde 40-90, Antalya yüzde 86, Balıkesir yüzde 82, Bingöl, yüzde 60, Denizli yüzde 90, İstanbul yüzde 80, İzmir yüzde 72, Konya yüzde 70, Mardin yüzde 80, Malatya yüzde 25, Samsun yüzde 72, Seyhan yüzde 78, Trakya yüzde 30, Trabzon yüzde 68,5. 1921’de Sağlık bakanlığı sağlık işleri genel müdürü olan Dr. Ekrem Hayri (Üstündağ) hazırladığı bir raporda Antalya çevresinde yaşayan 200 000 kişiden 172 000’inin sıtmalı olduğunu, Burdur, Koçarlı, Yenipazar, Bağarası gibi yerlerde sıtma şikayetiyle Kızılay’a başvuranlann nüfusun yüzde 70’ini bulduğunu tespit etti.
Gene aynı dönemde Elmalı’da 1920’de 1 299 kişinin doğduğu, buna karşılık sıtmadan ölenlerin 2 597’yi bulduğu, 1921’de doğum sayısının 1 056, sıtmadan ölümlerin 2 684 olduğu istatistiklerde yer aldı.
Bu durumun değiştirilebilmesi için 1924’te Sağlık bakanı Dr. Refik Beyin (Saydam) başkanlığında Ankara’da uzmanlardan kurulu bir komisyon toplandı.
1925’te Ankara’da toplanan Birinci Milli Türk Tıp kongresinde de konu önemle ele alındı.
1926’da çıkarılan 839 sayılı Sıtma Mücadele kanununda dalak ve kan muayeneleriyle sıtmalıların tespiti, bataklıkların kurutulması için çalışmalara başlanması, sivrisineklerin barınma ve üreme yerlerinin denetim altına alınması öngörüldü.
Bu program içinde sıtmalılar, parasız tedavi ediliyordu.
Böylece sıtmalı sayısı hızla azalmaya başlamakla birlikte, savaş yıllarında ilaç ithalinde beliren güçlükler yüzünden 1942-1943 döneminde hastalık yeniden salgın halini aldı ve hasta oranı yüzde 32’ye yükseldi; 1945’te bu oran yüzde 11’e düşürüldü.
1946’da Sıtma savaşı için yeni bir kanun çıkarıldı.
DDT v.b. haşere öldürücü yeni ilâçların kullanılmaya başlanmasıyla mücadeleden daha etkili sonuçlar alındı ve 1945-1946 yıllarında yaklş. yüzde 20 olan sıtmalı oranı 1956’da yüzde 8’e düşürüldü.
1955’te Dünya Sağlık teşkilatının, hastalık taşıyan sivrisineklerin yeni haşere öldürücülere karşı bağışıklık kazanmaya başladığ’nı bildirerek sıtma ile mücadelede acele edilmesi için dünyaya çağrıda bulunması üzerine 1960’ta 7402 sayılı Sıtmanın İmhası Hakkında kanun yürürlüğe konuldu.
Kanunda, sıtma olaylarının görüldüğü yerlerde insan ve hayvan barınaklarının devamlı olarak ve hastalığın izi kayboluncaya kadar ilaçlanması, her ay bütün evlerin dolaşılarak sıtmalıların aranması ve şüpheli kişilerden kan alınması, sıtmalıların kesin tedavilerinin yapılması hükme bağlanıyordu.
Sıtma mücadelesinin bu üçüncü döneminde, 1970’te muayene edilen 2 189 875 kişi arasmda sadece 1263 (yüzde 0,05) kişinin sıtmalı olduğu görüldü.
1971’de, başta Adana olmak üzere, güney ve güneydoğu illerinde hastalığın yeniden artış kaydettiği anlaşıldı ve muayene edilen 2 052 712 kişiden 2 046’sının (yüzde 0,09) sıtmalı olduğu meydana çıktı.
Türkiye’de sıtma mücadelesi Sağlık ve Sosyal Yardım bakanlığına bağlı bir genel müdürlükçe yürütüldü.
Bu genel müdürlüğün Adana’da bir Sıtma enstitüsü, 62 Bölge başkanlığı ve 340 şubeyi kapsayan bir taşra teşkilâtı vardı.
Mücadelenin yürütülmesinde Dünya Sağlık teşkilâtının, her türlü masrafı kendisine ait olarak sağladığı 7 kişilik uzman kadrosuyla UNİCEF’in bedelsiz olarak verdiği motorlu taşıtlardan, mikroskoplardan, püskütücülerden ve ilâçlardan büyük yarar sağlandı.

İlk Yorumu Siz Yapın